Sulukule

25.03.2008

Sulukule İstanbul´un tarihi surlarının arasında, kentin ve dünya kültür mirasının önemli bir parçası. Mahalle halkı gündüzleri evde oturmaktan pek hazzetmiyor. Roman kadının oturduğu koltuğun önünden ana cadde geçiyor. Caddeden geçenlerle yarenlik etmek, ev işinden bezmiş kadını sıkıntılarından arındırıyor (karşı sayfada). "Biz Fatih´in Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinde oturan 3 bin 500 Roman, evlerimizin Fatih Belediyesi ve TOKİ işbirliğiyle yıkılması ve semtin ´mutenalaştırılması´ tehlikesi ile karşı karşıyayız." İşte mahalle halkının dikkat çektiği "mutenalaştırılmanın" ilk örnekleri...

Ortada yanan ateş, bir su sarnıcının yanında çalan kemana ve dans eden kadının sarı fırfırlı pembe eteklerine vuruyor. Ve Edirne'ye açılan surların karşısına ilk kazık çakılıyor. Göçebe bir topluluk olan Çingenelerin Romales kolundan bir grup Sulukule'ye yerleşiyor. Konstantinopol'e su veren bu sarnıcın yanı kente ulaşacak kadar yakın, kente bulaşmayacak kadar uzak. Yıl 1050. Türkler İstanbul'u almamış daha.

Yeryüzünün her coğrafyasında Zigeuner, Cigani, Gitan gibi "ayrı millet" olduklarını vurgulayan sözcüklerle karşılanan bu insanlara Bizanslılar da "Athinganoi" adını veriyor. "Farklı, dokunulmaz" demek oluyor. Çingenelerin kendine özgü dilleri, hünerleri, gelenekleri var. Onlar tarihin içinde ağustos böcekleri olarak doğmuş, öyle de yaşamakta. Sepetçilik, elekçilik, akrobasi, kalaycılık, müzisyenlik, hokkabazlık, at besiciliği ve eğitimi, fal, sihirbazlık, ayı oynatıcı-lığı gibi özgür meslek, zanaat ve eğlence alanları boydan boya onların.

Yıl 1453. Kent el değiştirmiş ama kimseden bir şey beklemeyi bilmeyen Roman için güneş gene aynı yerden doğuyor. Sabah güneşi, su içen atlar için çalan kemancıların yüzüne vuruyor. Fakat bu tarihten sonra Romanların yaşamında o güne dek pek görülmedik değişimler oluyor. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul'un çökmüş ticaret ve eğlence hayatını yeniden canlandırmak için kente yeni Çingene toplulukları getirtiyor. At tüccarı, sepetçi ve dansçı loncaları doğal olarak Çingenelerce kurulup onlar tarafından denetleniyor. Ve Osmanlı şenliklerinin, savaş törenlerinin, taht değişimleri kutlamalarının nakşedildiği minyatürlerde Çingenelerin hünerli yüzündeki ışık, o çağdan bu çağa hayli solgun vuruyor. Şehrin ve Sulukule'nin Romanları, akrobatları, hokkabazları, dansçı ve müzisyenleri bu minyatürlerde ışıldayıp sonra unutuluyor.

Yıl 1979. Mayıs akşamının ışığı kestane kırmızısı klarnete vuruyor. Pürçük Ali giriş taksimi çeken neyzen Mestan'a bakıyor. Hayır bakmıyor, elinde klarnetiyle neyin sesini içiyor...

Surların karşısındaki caddemsi yolun kaldırımları, Sulukule'nin ara sokakları yavaş yavaş doluyor. Doluyor rakı kadehleri. Çingene tavası -ki şimdilerde pek bilinmez- yalancı peynir, gül ezmesi, hindistancevizi, taze badem, dereotu, soyulmuş domates ve didiklenmiş tavuk etinden ilmine göre yapılmakta. Üstüne de gene ilmine göre yapılmış narekşili sos eklenmekte. "Bu karışımı Çingene eli yo-ğurmazsa tadı olmaz." Tabağın yanına taze soğanı, sövüş salatayı, cacığı, çirozu koyarak başlatıyor Nergis Hanım akşamı.

Kızaran gün surlardan süzülerek kemana ve udun buğday rengi göğsüne vuruyor. Hüseyni makamından türkülerle açmış piyasayı keman, yaz göğünün altında kadeh kadehe vuruyor.

Yabancı sigaralar, içkiler kaçak, karaborsa. .. O ünlü sigarayı içmek fiyakanın âlâsıdır ve o şarkı böyle bir halin övgüsünden doğmuştur: "Ooo mastika mastika O oo sigarası Marlboro..." Tombalacılar kaçak Marlboro'suna, kaçak viskisine tombala çektiriyor. Yılmaz Güney'in "Arkadaş" filmi Sulukule'yi daha bir bilinir, sevilir kılmış. Günün son ışıkları dünyanın dört bir yanından gelip burada kadeh arkadaşı olanlara vuruyor.

Çocukların elinde tahta tabanca, tahta kılıç ölümsüz öldürmece oynuyor. Hangi kıza sorsan önce adını söylüyor sonra "ama" diyor "ben Türkan Şoray'ım". Oğlanlar elbette Yılmaz Güney.

Dolup boşalan kadehlerin arkasında herkes bir beklenti içinde, sanki zaman ilerlemiyor... Beklentinin, ışıklar içinde ayrı bir ışığı var. "Çok içersen beklediğin erken gelir" diyen ışık, bakıp görmediğin, bilip unuttuğun ışık.

Derken, o an geliyor... Klarnet coşuyor önce, inceliyor kemanın sesi, uçuyor, deliriyor darbukanın üzerinde eller. Işık, ışıktan değil artık; bu on beşlik kadının yalımları yansılayan ellerinden, ! titreyen göbeğinden, giydiği tülleri per- ! vane eden kalçalarından, dağılıp savru- j lan kuzguni saçları ağırlayan omuzların- < dan, esmer köprücükkemiğinden, terleyen ayva tüylerinden geliyor.

Büyük gazinolarda sahne alan ünlü sanatçılar, kendi programlarından sonra Sulukule'de masa kuruyor. "Dinlenmek, yenilenmek için" buraya geliyorlar. Burada sabaha dek sönmeyen ışıklar def-i gama vuruyor. Bu demlerde, bu insanlar için edinilmiş bütün önyargılar, fenalığa ilişkin bütün düşünüşler bitiyor. Bir masada Alman, ötekinde İtalyan, yan sokak silme İngiliz ve yaşamayı bilen ülke insanı. Burada yapılan sanattır; bu küçücük dükkânlar yeryüzünün en mihnetsiz sahnesidir. Ve bu yoksul küçücük sahneler, Türkiye sanat âlemine ne güneşler, ne sultanlar vermiştir.

Bir başka yıla geçmeden önce şunu söylemenin yeridir sanıyorum. Öyle rivayet edildiği gibi, o zaman burada ne kadın satılır, ne de adam soyulurdu. Eğlenilir, adabı bozan "marizini" yer, efendi olan sefayla uğurlanırdı.

Bitişten önceki silleyi 12 Eylül 1980 askeri darbesi vurdu. Sokağa çıkma yasağı bütün toplum için sıkıcıydı. İstanbul'da sokağa çıkma yasağı 24:00'te başlıyordu ama gerçekte 22:30, en geç 23:00'te sokaklar bomboş olurdu. Bu durum, Sulukule'ye gidip gelenlerin sayısını çok düşürdü ve bu uzun zaman sürdü.

Yıl 2007. Şükrü Pündük'le konuşuyoruz. "Bugün müzisyen olmak isteyen gitar, keman, klarnet çalmaya çalışan birçok insan yıllarca okula gider, dersler alır. Oysa bir Roman çocuğunun eline ver herhangi bir çalgıyı, akşamdan sabaha öttürür onu, dinletir kendini."

Şükrü Pündük haklı. Bu tarihsel bir yetenek. Bugüne dek Sulukule'ye dünyanın başka ülkelerinden gelenler, sadece göbek havası ve klarnet için gelmiyordu. Bugün artık Müslüm Baba'yı> Orhan Abi'yi de terk ederek hiphopa kayan Sulukule gençlerinin yakın ataları, Romani dilinde bir ezgiye başladığında, Sulukule'ye gelen yabancıların yaptığı ilk şey teyplerinin ses alma düğmesine basmak olurdu.

"Zeki Müren'den Adnan Şenses'e, Bülent Ersoy'a Türk popüler kültürünün birçok ismi Gülfidan, Gülistan gibi insanlardan beste almıştır" diyor yılların ritim ustası Aydoğan Kusunç ve ekliyor: "Ben altmış beş yaşındayım, okuma yazma bilmiyorum ama her makamdan şarkıyı, makamının bütün incelikleriyle bilirim. Darbukayı, davulu teneke çalarak öğrendim ben." Ziyayeddin Erkul tamamlıyor sözün üstünü: "Burası babadan oğla, anadan kıza bir okul. Müzik ve dans fakültesi.

Aydınlanma çağının ışığı resme, mimariye, yazına ve müziğe vuruyor. Klasik çağın, Rönesans'ın saraylarında. muhteşem salonlarında büyük ustaların besteleri art arda dinleniyor. Saraylar, salonlar alkıştan yıkılıyor. Ama bu bestelerin bir bölümünde, konup göçtüğü bütün coğrafyaların seslerini ötekine taşıyan Çigan ezgilerinin, Gipsy, Gitan tınılarının etkileri bulunuyor. Mozart'ın, Bach'ın ve daha nice ustanın müzik görgüsünün temelinde Çingene ezgilerinin payı, müzik otoritelerinin sözleriyle "şaşırtıcı ve küçümsenmeyecek düzeyde".

Çingene Baharın Kendisidir

Şiirimizin ustalarından Ahmet Haşim'in saptamasını düşünüyorum, Sulu-kule çayırına bakarken. "Çingene bizzat baharın kendisidir."

Hıdrellez ateşini seyrederken kadehinden yudumunu alıp tamburun tellerine dokunuyor yaşlı bir adam. Ve dudaklarında Nefi'nin dizeleri "Esti nesim-i nevbahar eyyamı açıldı güller subh u dem/ Açsın bizim de gönlümüz saki medet sun cam-ı cem."

"Hıdrellez içeri, çingene dışarı." Bu sözden daha güzel ne anlatabilir, yerleşik olmayan bir halkın kıştan çıkışını. Ama yüzyılların içinde süzülüp gelen bu kutlama, yerleşik Romanlar arasıda da değerini yitirmeden kutlanır. Sulukule bostanında yakılan Hıdrellez ateşinin ışığı geceye vuruyor. Ali Haşhaş "Ne günlerdi" diye başlıyor, "biz eskiden 'LT şeklinde otururduk, sırası gelen söylerdi". Murat Tufan tamamlıyor sözü: "Ama müzik yer, müzik içer, onu düşünürdü insanlar." "Tabii ya" diyor Haşhaş, "keman o sesi versin mi vermesin mi; ben o perdeden mi yoksa farklı mı başlamalıyım?" Şimdi bu tunç yüzlü insanlar, kadınıyla, çocuğuyla Hıdrellez ateşinin başında dans ederek göbek atarak evlerinin yıkımını bekliyor. Endişenin üstüne, dokuz sekizlik dansta akan terin ışığı vuruyor. Ye gençler, bir Roman türküsü için yükleniyor sazlara:

"Düzmüş façayı geliyor

Mahallede külhan külhan geziyor

Zarbolar (polis) mahalleyi basıyor

Kabadayı damdan aşıyor."

Yıl 1950. Yıkılmış evlerden yükselen toza dumana vuruyor güneş, göçlerin yüklendiği at arabalarına... "Menderes yıkımları" denen ve cadde açmak için İstanbul'un tarihinin kökünden söküldüğü dönem, Sulukule'nin ana merkezi denen bölümü ortadan kaldırılıyor. Evleri yıkılan Romanlar şehrin dışındaki bölgelere sürülüyor. Devlet bir yere kazma vurmaya görsün, bilinsin ki artık oraya o kazmayı döne döne vuracaktır.

Yıl 1982. Mahalle bir kez daha yıkılıyor. Sulukule'nin Millet Caddesi'ne yakın olan kesiti bütünüyle ortadan kalkıyor. Roman bu... Zanaatıyla yeniyor acısını, hüneriyle, müziğiyle, dansıyla. Gülerek oynayarak ağlıyor acının karşısında.

Yıl 1991-1992. Işık sönüyor. Fatih Mahallesi'nin bir kesiti "tarikatların kalesi" sayılıyor, Sulukule eğlencenin... Fatih Emniyet Müdürlüğü'ne "Hortum Süleyman" lakabıyla ün salmış Süleyman Ulusoy geliyor ve Sulukule'nin kemanı, klarneti, darbukası kırılıyor. Dükkânlar kapatılıyor. Müzisyenler işsiz kalıyor. Dahası, ailelerinin gözetiminde dans eden genç kadınlara "hayat kadını" muamelesi yapılıyor, onurları zedeleniyor. Giderek bu semtten el ayak çekiliyor. Mahalle halkı "öğretilebilen çaresizlikle" baş başa kalıyor.

Sulukule yeraltına geçiyor. Ama bu mahalle halkı, bilgin Giorgio Caproni'nin düsturundan çıkmıyor: "Kalleşlik etmeden de yaşayabilirsin." Bundan sonra buranın namını duyan turistler, paralı eğlenceseverler evlerde ve gizlice eğlendiriliyor. Ve bu mahalle hakkında yazılan, söylenen ve gösterilenler, bu insanlara karşı tarihten gelen ayrımcılığın ve aşağılamanın birer parçası olarak sahneyi tamamlıyor. Yüzlere kesif yoksulluğun, eğitimsizliğin, çaresizliğin ışığı iniyor.

Yıl 2007. Işık yok. Kütlesel bir karanlık... Sulukule'yi büsbütün yok edecek ilk kazma vuruldu; 22 Şubat 2007 Fatih Belediyesi, Sulukule'de üstelik yıkım kapsamı dışındaki bir evi "yanlışlıkla" yıktı. Bu kez Romanlar, tepeden tırnağa çaresiz. Çünkü 2005'te Sulukule de Romanların yaşadığı Hacıhüsrev, Ayvansaray gibi pek çok semtle birlikte "Kentsel Dönüşüm Projesi" içine alındı.

Sulukule'deki Romanlara şöyle soruldu: "Senin evin tapulu mu?" "Evet." "Tapulu evine şu kadar para veriyorum. Ya çıkarsın ya da bu parayı da alamazsın."

Yeşilçam filmlerinde bunu söyleyen tipe bir fötr şapka giydirip bir de kara gözlük takılırdı. Zira bu haberlerden sonra, gözlüklü ve göbekli emlakçiler Sulukule'ye akın etmeye başladı.

Yıkılacak Sulukule'nin yerine yapılacak evlere "Osmanlı tarzı tarihi Türk evleri" dendi. Bunu, yıkma ve sürgün edebilme gücünü elinde tutanlar söyledi.

Sulukule'deki Roman "ben zaten tarihim; tarih insansız olmamıştır" dedi. "Benim tarihimi yenilemek, daha insani değil midir" diye sordu. Çok kimse duymadı. "Benim binlerce yıllık geçmişimden süzülüp gelen hünerlerimi, yeteneklerimi daha insaflı koşullarda sergilemem, yaşamımı kazanmam" dedi.

Bunları "Çingene" denerek aşağılanan söyledi. Elbette duyması gerekenler duymadı, bekli de duymazdan geldi... Kitaplarda, televizyonda, filmlerde "hırsız, işe yaramaz, yaşadıkları yerler tehlikeli olarak anılan, damgalanmış, dinde ve yasada 'buçuk' olarak yer verilen söyledi bunları. Elbette yüksek makamlarda duyulmadı.

Eğitim olanakları pratik olarak yasaklanmış, tekil olarak değil toplu olarak sürülmeyi ve cezalandırılmayı hak ettiği noktasında toplumun çeşitli katmanları inandırılmış olan söyledi. Devletin kurumlarına dava açmayı, başına gelecek başka felaketler silsilesinin bir göstergesi olarak anlamış olan işte... Çingene olduğu için sağlık hizmetlerinden bugüne dek gıdım gıdım yaralanmayı bir lütuf saymaya alıştırılmış olan söyledi... Yardım istedi. Dünyanın başka ülkelerinden duyanlar oldu da bizde duyması zorunlu olan duymadı...

"Biz Fatih'in Neslişah ve Hatice Sultan mahallelerinde oturan 3 bin 500 Roman, (703 hak sahibi ve 303 kiracı) olarak Kasım 2005'ten beri evlerimizin Fatih Belediyesi ve TOKÎ işbirliğiyle yıkılması ve semtin, Romanların yaşadığı kısmının 'mutenalaştırılması' tehlikesi ile karşı karşıyayız. İstanbul'da tarihi Sulukule olarak bilinen bin yıllık tarihi mekânımızdan başka bir yere sürüleceğiz." Tanım çok yerinde. "Mutenalaştırma tehlikesi."

Yoksul bakkalının tezgâhına dayanarak soruyor Asım Amca: "Herhangi bir tarihi eve, yapıya çivi bile çaktırmıyorlar, çünkü o çivi o tarihi zedeler diye yasaklanmış. İyi de burası da bin yıllık tarih müziğin, dansın tarihi, o zaman bu tarihi yıkmak neden yasak olmuyor?"

Düşündüğünüzde acı bir gülümseme kaçınılmaz oluyor, sahici tarihi olanla, "tarihi olması istenen" yapaylık arasında "tarihi olanın" canı yanıyor. Bu çığlığı, bir avuç aydının duyması elbet önemli ama belirleyici değil. Bu sesi, toplumsal güçler dengesi içinde bir yeri, ağırlığı olanların duyması gerekiyor. İnsanların yüzüne, Norveçli ressam Munch'un "Çığlık"mdan yayılan ışık vuruyor.

Yıl 2007. Kaybetmenin/kaybedilmenin bir ışığı var. Bu ışıkta yenilmekte olanın zaman kazanma isteği, son çırpınışı, gücü kötüye kullandığı için güçlüyü utandırmak isteği var... Yenilmekte olanın aslında "bir hiç olmadığını" gösterme isteği; insanların ayrımcılıktan, göz yumdukları aşağılamadan utanıp sakin düşünmesini istemek var bu ışıkta.

Bunu yaparken Çingene'nin öncelikli vurgusu "ben sizdenim" oluyor. Kendisi de bir İngiliz Çingenesi olan Adrian Marsh, Türkiye'deki Çingenelerin çoğunun "etnik azınlık" olmayı reddetmesine dikkat çekiyor. "Çoğu kendini önce Türk, sonra Müslüman, sonra da Roman/Çingene" diye tanımlıyor.

Yıl 2007. Evinin önünde oturan kadınlar, fotoğraf makinesi görünce "çekmeyin" diyor. "Kötü sözler yazıyorsunuz." Hatice Hanım "destek misiniz, köstek mi belli değil" diyor. Oturuyorum yanlarına. "Ne yazıyorlar" diyorum. "Sanki bilmiyorsunuz" diyor. Yanımdaki gazeteci arkadaş, mesleğini yapıyor: "Ama burada olmayanı yazmıyoruz ya!"

Şükrü Pündük: "Bugün medya buradan kötü şeyler gösteriyor. Ama bu işlerle Sulukule'de doğmuş, buranın adabıyla büyümüş olanların bir ilgisi yok. Buradaki 'eğlence evleri' kapatıldıktan sonra dışarıdan çok insan taşındı ve bizim dışarıdan geleni denetleme şansımız yok."

Duruyor, mahallenin evlerini sanki yeni görüyormuş gibi gözden geçiriyor: "İşte tam bu nedenle biz, mahallenin yenilenmesini, eğlence yerlerinin açılmasını, tanıtılmasını istiyoruz. Çünkü o zaman Romanlar sanatını yapabilecek, çünkü düzgün işin olduğu yerde eğrisinin barınması zordur." Orhan Evcimen: "Burada insanlar eğlenir, eğlendirirdi. Müzik yapardı, filmlerde oynar, gazinolarda çalardı. Başımıza bindiler. Sonra Sulukule'ye, buralı olmayan çok insan taşındı. Gelen yok yoksul geldi. Biz onlardan yoksul. Yenelim bunu derken mahallenin yok olması geldi. Bak, kimsem yok benim; ne karı kaldı, ne çocuk. Birkaç insanla aynı evi paylaşıyorum. Kimsenin kimseye zararı yok. Öyle yapın ki burası insanlaşsın, adamlaşsın. Yıkılırsa kime ne faydası var?"

Yıl 2007. Bitirilmekte olan bir tarihe vuruyor güneş. Biz, bu bitişe bakarak anımsıyoruz ki Romanların yeryüzünde, bin yıldır yerleşik yaşadıkları tek yer burası. Yani eşsiz. "Çingenelerin dünyadaki kalbi" diyor Korhan Gümüş.

Yıkacak olana anlatmanın olanağı kalmamış görünüyor ama değeri bilinse dünyalar içinde bir dünya burası. Burada var olana dünyanın vermeye başladığı maddi ve manevi değeri, yıkacak olanın öne sürdüğü düşünceyle, çıkarlarla kıyaslamak olanaksız. Ama gel de anlat...

"Çek çek bir ay sonra bulamazsın" diye, dalga geçercesine önümüze dikiliyor çocuklar. Fotoğraf makinesi olan ve son dönemlerde Sulukule'yle tanışan herkesin orada sıkça duyduğu ortak cümledir bu. Flaşlar gülümseyen çaresizliğe vuruyor.

Yıl 2008. Sulukule'deki gelişmelere ilişkin çok şey söylenebilir. Ama "bir şeyi 'olur' gibi gösterip olmaza saplamak" denilen davranışa bir örnek vererek bitirmek istiyorum. Fatih Belediyesi, TOKİ ve anakent belediyesi, "isteyen bedelini taksitle ödeyerek yeni yapılan evlerden satın alabilir" diyor. Gayet güzel! Sulu-kuleli diyor ki: "Bin yıldır zaten benim olan bir şey için neden tekrar para ödemek zorunda kalıyorum?"

Ben orada çalışırken Asım Hallaç'ın bakkalına gelen kadınlar, "çeyrek" ya da "yarım Sana yağı ver" diyor. Bakkaldan çeyrek margarin alınan başka semtler var mı bilmiyorum. Ancak bakkaldan çeyrek margarin alan insanların "Osmanlı tarzı tarihi Türk evlerinin" taksitini ödeyemeyeceğini, "bunu onlardan isteyenler, adını nasıl biliyorsa bunu da öyle biliyor" diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
 
Kaynak: Atlas dergisi


Tags: Sulukule İstanbul Ooo mastika Çingene Sulukule